26 Ekim 2007 Cuma

Esnek Çizgiler,Tanıdık Gelen Yabancılar

Son yıllarda animasyonu tekeline alan Hollywood,kendi tekrar etmeye başladıkça,yerini Avrupa ve Uzakdoğu’ya bırakmaya başladı.Bazıları aradığını stop-motion tekniğinde bulurken bazıları da iki boyutlu çizimleriyle işin tekniğinden çok içeriğini gözler önüne seren animelerin ve mangaların diyarı Japonya’ya çevirdi.Animasyonların Japon versiyonları olan ‘Japon Animeleri’nin en büyük ustası ise yıllar önce kendini göstermişti: Hayao Miyazaki.

İzleyici kitlesi çocuklar gibi görülse de Miyazaki animelerinin durumu biraz daha farklı.20 yaş üstü sevenlerinin izleyici kitlesini oluşturduğu filmleri,içerikteki zenginlikleri nedeniyle herkes tarafından bağrına basılmış,ödüllere boğulmuş ve Japonya’nın en çok izlenen filmleri olmuşlardır.Adları birlikte anılan,filmin özgün bestelerinin sahibi Joe Hisaishi,belki de Miyazaki-san’ın dünyasını en iyi anlayan kişidir.Yaptığı besteleri dinlerken bile filmi izliyormuşsunuz hissi verir.

HM hemen her işini kendi eliyle yapmayı sever.Hikayelerini kendi belirlediği filmleri için Ghibli adlı yapım şirketini kurmuştur.Böylece yeni animecilere de destek vermektedir.Yaptığı en son çalışma ise ülkemizde İstanbul Film Festivali’nde de büyük ilgi toplayan,oğlu Goro Miyazaki’nin “Yerdeniz Öyküleri”dir.

Onca insanı cezp eder de ne anlatır bu adam peki? Fantezi,mitoloji ve masallardan esinlenerek yarattığı küçük cadıların,yürüyen şatoların,ruhlara hizmet veren saunaların yaşadıkları dünya gerçek olduğuna kendi bile o kadar inanmıştır ki siz geri kalamazsınız.Türün gereklerini fazlasıyla yerine getiren filmler, makineleşmenin ve teknolojinin getirdiği zararlar,doğanın yokedilişi,çocukların hayal dünyaları gibi bugüne kadar çok söz söylenmiş ancak geniş bir ifade yelpazesine sahip konuları işler.Örneğin,2. Dünya Savaşı’nda yaşanılan buhranların etkisinin görüldüğü “Gökteki Kale” de yönetmenin teknolojiyle alıp veremediği iyice su yüzüne çıkıyor.Bunların karşılarına alternatif olarak insan günücü,rüzgarla,suyla,ateşle ayakta duran kendi yapılarını kuruyor;çocuk kahramanları sayesinde de saf duyguları(sevgi,alçakgönüllülük,maneviyatçılık) fark etmeden size aşılıyor.

Miyazaki’nin Dünya çapında tanınan filmlerin yönetmeni olmasının nedenleri sadece Japon kültürüne bağlı kalmadan,diğer toplumların birikimlerinden yararlanması,Batı kültürünün masallarıyla çakışması ve evrensel düşünebilmesinde yatıyor.Cagliostro,Katolik kilisesine karşı gelen önemli bir tarihi kişilik;Nausicaa,mitolojik bir tanrıça;Laputa,Gulliver masallarındaki hayali bir ada;Mononoke,Japon mitolojisindeki hayali bir yaratık olarak filmlerin isimlerini alıyor.

Çizim hayatına hepimizin bildiği çizgi film Heidi’deki şişman bulutları çizerek başlayan Miyazaki’nin baş kahramanları genelde büyüme çağındaki kızlardır.Türün diğer örneklerindeki gibi cazibeli olmaktan çok kız mı erkek olduğu anlaşılmayan,sevimli,büyük gözlü,kocaman gülümsemeli kızlardır bunlar.Cesurdurlar ve macera yaşamaktan korkmazlar.Bunlar sırasında büyürler ve kimliklerini kazanırlar.Yönetmen sunduğu ideal dünyanın yanında ideal insanın tarifini de onlarda verir.

İlerleyen yaşına ve her seferinde emekli olacağını dile getirmesine rağmen,Hayao Miyazaki neslin en büyük fantezicisidir.Çizdiği her çizgi form değiştirirken,korkuyla karışık bir mutluluk verir.İyiyi ve kötüyü;çocukluğu ve yetişkinliği;köşeliyle esneği aynı yerde buluşturan bu Auteur,salondan çıkarken çizimlerinden arta kalan özgürlük duygusudur size.Bir de Totoro’nun müziği…

İzlenmesi gereken üç filmi:
1 – Gökteki Kale
2 – Ruhların Kaçışı
3 – Komşum Totoro

21 Eylül 2007 Cuma

Paranoya Belgeleri

Yaşanılmamış şeyleri aktarmak mı kolaydır;yoksa onları birebir yaşamak mı?Uçurumun kenarına kadar giden sanatçılar neleri göze alır,nereye kadar gider?Hiç hayalet görmeden bu deneyimi yaşadığına inandırabilmek şüphesiz bir yetenektir.Peki ya onları görüyorsanız,onlarla yaşıyorsanız buna ne denmeli?Uğursuzluk,kötü şans?..

Philip K. Dick de hayaletleriyle yaşayan bir sanatçı.Tek farklı hayaletleri yerine paranoyalarının oluşu.Pek çok kez intihara kalkışmış agorofobik bir ruh hastası tanımı onu özetleyebilir;ancak kafi gelmez.Hugo ödüllü bir ruh hastasıdır o.Total Recall ve Blade Runner hikayelerinin yaratıcısını,Matrix gibi Sibepunk akımından gelen yapıtlara hayran kişilerin göz bebeği yapan da içinde uzay gemileri geçmeyen bilim-kurguları kendine has paranoyalarıyla birleştirebilmesidir zaten.Yazdığı hikayeler bazılarına esin kaynağı olmuş(!),sinema tarafından acımasızca çalınmış ve hak ettiği saygıyı görememiş,delilikle deha olmak arasındaki ince çizgide uzun uzun oyalanmış bir yazardır aynı zamanda.



Çeşit çeşit dünya oluşturmuştur Dick kendisine.Deneyimlerinden yola çıkarak vücuda getirdiği bu dünyalar sadece kuşkularını ve çıldırışın sınırlarını içermez.Eserlerini edebi kaygılardan ziyade,rahatlamak için bir nevi katharsis olarak kullanan Dick bir yandan da “ne gerçektir,ne değildir?” sorusuna yanıt aramıştır.Gerçeği bulmaktan çok gerçek olmayanları elediğini de rahatlıkla söyleyebiliriz.Sorularının cevaplarını eledikçe öznelden nesnele doğru evrensel paranoyayı da ortaya çıkarmıştır.Dolayısıyla kendisini günümüz şüpheci toplumlarının bir yansıması olarak görmek hiç de zor değil.Kişisel paranoyaları toplumunkilerle kesiştikçe; edebiyat dünyasındaki yeri sağlamlaşacak ve hak ettiği saygıyı görecektir.



Pkd’in paranoya belgelerinden en son uyarlanan film A Scanner Darkly’i izlerken uçurumun kenarına ne kadar yaklaştığı az çok anlaşılıyor.Filmin sadık ve amaçları doğrultusunda ilerleyen eli yüzü düzgün bir yapısıyla güzel bir deneyim yaşatıyor.Bir de Dick hakkında pek çok soru işareti bırakıyor akıllarda.

11 Eylül 2007 Salı

Aynadaki Üç Silüet



Uzakları yakınsamayı,bilinmeyenleri görmeyi,gerçeği tüm ‘çıplaklığıyla’ öne sürmeyi amaç edinmekle başlar iş.Yerinde durmak bilmeyen kameralarla amaçlar anlara dönüşür.Ses ve mekan kullanımlarıyla süslenince de bir Bernardo Bertolucci filminin temel yapısına…İzlediğiniz filmin altında onun imzası olup olmadığını hemen anlarsınız. Önce merakla başlarsınız,şaşkınlık ve inkarla devam eder,bağrınıza basarak bitirirsiniz.Önyargılar onda işe yaramaz.Bazen çamur atmak için filmlerindeki cinselliği fazla postmodernist bulurlar, hiçbir şey anlatmadığını söylerler ya;filme başlarken Bertolucci de size sadece cinsellik göstermek için orda diye düşünmeden edemezsiniz..Sonuna doğru bir de bakmışsınız ki yine sizi ters köşeye yatırmış kendine hayran bırakıyor.Gerçek bir efsanenin hayatına teslim oluyorsunuz.



Isabelle ve Theo siyam ikizleridir.Ancak aralarında kardeşlikten öte bir sevgi,ensest bir ilişki vardır:Ruhları öyle iç içe geçmiştir ki tek vücut gibi hareket eder,tek ruh gibi hissederler.Matthew ve Theo ise bir kimliğin iki yanı gibidir.Biri sevgiyi savunan,şiddeti reddeden ve gerçek;diğeri ise keşfedilmemişlerin içinde kaybolan,özgür ruhlu ve hayaldir.Isabelle ise cinsel kimliğini daha olgunlaşmadan kazanmış işlenmeye hazır bir cevherdir adeta.Bütün zamanlarını geçirdikler evinin her köşesinde Matthew’la sevişirken tek sığınağı olan odasına kimseyi sokmaz.

Sinemada Bergman ve Kubrick gibi yönetmenler tarafından da işlenmiş bir konudur ruhların iç içe geçişi.Kubrick ise bunları daha çok Bertolucci’nin yaptığı gibi ikizler olarak karşımıza çıkarır.Yönetmen Fransız Yeni Dalgası’na ve Godard’a duyduğu hayranlığı esinlemelerle hatta birebir kopyalamalarla gösterirken;gençliğini ve görüşlerini Matthew’la yaşatır bize.Üçlü,Buster Ketaon – Chralie Chaplin ya da Eric Clapton-Jimi Hendrix karşılaştırmaları yapar.Paris sokaklarında ’68 devrimi yaşanırken onlar bu dünyadan kendilerini soyutlamış,hala oyunlar oynayan ‘Dreamer’lardır.Büyümeleri içinse birbirlerinden ayrılmaları gerekir.Isabelle birlikteliklerinin sonsuza dek sürmesini isterken gerçeğin kılıcı bu hayalleri keser…

Henüz büyüyememiş olmanın izleri vardır Fransız ikizlerinde.Kültürlü olsalar da savundukları fikirler onlara o kadar anlamlı gelmekte midir,oynadıkları oyunlara bir son verecekler midir,milyonların içinde birlik olmak onlar için iki kişi olmak mıdır gerçekten bilemeyeceğiz.Ucu açık her yöne giden özgür bir hiyake onlarınki.Belki de yine bir küvette uyuyakalmışlardır…

Filmde verilen pek çok referanstan iki tanesi için:



29 Ağustos 2007 Çarşamba

Harry Potter Ve Umutların Azalışı

Harry Potter’ın maceralarının,konularının derinliğinin her kitapta dallanıp budaklandığı, hitap ettiği okuyucu kitlesinin genişlediği;J.K Rowling’in zekasının insanı hayretlere düşürdüğü ve kendisini geliştirdiği su götürmez.Kitapları artık çocuk kitapları olarak damgalamak ‘Ateş Kadehi’ ile çok gerilerde kaldı zaten.Nihayetinde ‘Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı’ karakter çözümlemelerinin altından başarıyla kalkmış,olay örgüsünü politik oyunlar,ergenlik sorunları ve büyülü bir dünyanın kendisinden kaynaklanan gotik karanlıkla birleştirebilmiş derinden etkileyen bir eser.Bundan bahsederken filmlerinin orta karar olması kitabın prestijini ne kadar etkiler siz düşünün…

Yıllardır bıkmadan Harry Potter serisinin de Yüzüklerin Efendisi kadar güzel uyarlanacağını umut ettim.Ancak seri maalesef tamamen istikrarsız yönetmenlerle,stüdyo filmleri olarak düşe kalka beşinci filmine ulaştı.Serinin en politik kitabının yarım yamalak bir uyarlamasıyla karşı karşıyayız.




Hikayenin artık iyice karanlıklaştığını biliyoruz.Hikaye sorunsuz.Ancak şu Daniel Radcliffe denilen çocuk rol yapmayı hala öğrenemedi,nefes alış verişleri bile yapmacık geliyor bana.Gary Oldman’ı kişisel bir hayranlıkla izlerken,Tim Burton’ın gotik eşi Helena Bonham-Carter filmde göründüğü andan itibaren içim kıpır kıpır etti.Luna Lovegood ve Doloris Umbridge portlerini de başarılı buldum.Belki Luna daha iyi olabilirdi.Ancak Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nın amaçları,kuruluşu gibi çok önemli bilgiler gözardı edilmiş.Sihir Bakanlığı’nın marifetlerinin atlanılmasından ise hiç söz etmiyorum.



Kitapla kurulan bağların zayıflığı, kitabın hayranlarını artık çileden çıkarmayı bırakın;istediklerini alamadıkları için pes ettirdi.Karakter incelemeleri kitaba nazaran yok denecek kadar az.Ron’un Quidditch maceralarının,S.B.D stresinin,kehanetin anlamının,St. Mungo’nun,Neville’in ailesinin,Sirius’un akrabalarının yokluğu ilk göze çarpanlar.En çok da Harry’nin bunalımları es geçilmiş.Tabii ki o kadar uzun bir kitabı 2 saate sığdırmak zor iş;ancak hala altından kalkılamayacak bir şey mi merak ediyorum.Siz de üç saatliğini çekin doya doya izleyelim.Doğal olarak kitabı okumadan filmi izleyenlerin aklında bazı soru işaretleri oluşuyor.Sanırım kitabı okumadan gidecek gibi de değiller…

19 Ağustos 2007 Pazar

Komedinin İngiliz Hali


'Spaced' ekibinin Hot Fuzz’ın habercisi filmleri Shaun Of The Dead,temellerini zombi filmeri üzerine kurup eğlence kıstasında,ısınması zor ama bir o kadar da eğlenceli İngiliz mizahıyla birleştirilmiş günümüz sentez filmlerinden.Yanlız bu tür esprilerle ilgisi olmayanların bunu kof,gereksiz uzatılmış gereksiz cümlelerin filmi olarak görebilir.
Shaun’ın yaşadığı şehirdeki insanlar bir hastalık nedeniyle hızla zombiye dönüşmeye başlayınca Shaun annesini,sevgilisini ve arkadaşlarını kurtarmak için kendi çapında elinden geleni yapmaya başlamasını anlatıyor.Zombi filmleriyle iyice dalgasını geçtikten sonra halka dokundurmadan da geçmiyor.Zombilerin televizyonda şov amaçlı kullanılması,kamu yararına çalıştırılması da filmin trajikomik yanını oluşturuyor. ‘Korkunç bir film’ serisi ile arasında bir bağ olduğunu düşündürmüyor değil.Ama kesinlikle onlardan daha zekice ve daha İngiliz .Pek çok insan tarafından bir korku-komedi klasiği olarak şimdiden anılmaya başlansa da bence bundan uzak ama izlenmesi eğlenceli bir film.

10 Ağustos 2007 Cuma

Hayalleri anlatan adamdan hayal meyal bir film


İki yıl önce yine bu zamanlar izleme fırsatını kaçırdığım ve birkaç gün öncesine kadar buna lanet ettiğim filmdi “Fear And Loathing In Las Vegas”.Terry Gilliam’ın hayal gücünden çıkma bir filmle karşı karşıyayız.Sürekli bir hayal alemindeymişsiniz havası,loş ışıklar,kısa kesmeler ve sallanan kameraların ilginç açılarıyla sağlanıyor.Terry Gilliam ünlü ‘Monthy Pyhton’ geleneğinden geldiği için bu dünya bize yabancı gelmiyor.Yani Brazil’le bana yaşattığı şaşkınlık azalmış ve yerini hayranlığa bırakmış durumda.

Film Benicio DelToro ve gonzo gazeteciliği yapan Johhny Depp’in bir motosiklet yarışması hakkında yazı yazmak için Las Vegas’a gelişi ve burada yaşadıklarını anlatıyor.Doğduklarından beri uyuşturucu kullanıyor gibi duran bu tipler gerçekle hayalin karıştığı bir dünyada yaşıyorlar.Kendilerinin de tabir ettikleri gibi bir uyuşturucu koleksiyonları var,yeni şeyler deniyorlar ve sürekli kafalarının dumanlı oluşu filmin anlattığı tek şey.Çünkü film bize sadece iki “junky”nin “drug” alarak yolculuğa çıkışını anlatıyor.Gilliam’dan sitilize bir yol filmi yani.Hikayeyi anlatış tarzıyla da bir Gilliam filmi olduğunu belli ediyor..Sountrack’lerde Jefferson Airplane,Bob Dylan gibi isimler var.White Rabbit’in çaldığı duş sahnesi oldukça garip.Depp belli ki junkylerle nasıl uğraşması gerektiğini biliyor.

Filmin bir başka güzel yanıysa muhteşem oyunculukları.Garip rolleri seçmeyi seven Johhny Depp’i kat kat sevmemi sağlayan bu filme teşekkürü bir borç biliyorum.Gerçekten de Depp’in sergilediği en iyi oyunculuk.”High” olduğu halde normal bir insan gibi davranmaya çalışması,gördüğü hayaller,mimikleri vs. hepsi yerli yerine oturmuş.Benicio Del Toro da onun kadar başarılı.Birbirlerini tamamladıkları söylenebilir.Sakın boş bir film olduğunu düşünmeyin.68 kuşağının kendi kendini kurtarmaya çalışmasını görün belki de boş diyeceğiniz şey bu çabadır.Nedeni ise filmin sonunda arabanın arkasındaki Amerikan bayrağıyla perçinleşen “Amerikan Rüyası”dır.

9 Ağustos 2007 Perşembe



1990’lardan beri film çeken Reha Erdem’in “A Ay”dan sonraki ikinci filmi Kaç Para Kaç belli ki yönetmenin üzerinde çok düşündüğü bir film.

Özellikle 2002’deki ekonomik kriz döneminde bir filmde paranın başrole koyulması güncel bir noktaya değinmesi yönünden önemli.Paranın bir insanı nasıl yavaş yavaş insanlıktan çıkardığını,kendinden korkar hâle getirdiğini görmek isteyenler mutlaka izlemeli.
Bir gömlekçi dükkanını işleten,kendi halinde bir adam olan Selim,karısı Ayla ve ailesi kirada oturmaktadır.Bir gün hayatlarına büyük miktarda para girer.Bu para başta Selim olmak üzere ona yakın olan herkesin –özellikle komşusu Nihal’in- hayatını etkiler.İkilemler arasında kalan Selim,üzücü sona doğru kaçınılmaz bir şekilde gider.

Selim’in durumu kriz dönemine göre ”Dürüstler yarışı sonuncu tamamlar.” bir şekilde tanımlanabilir. Çünkü kendisi paraya hiç tamah etmeyen,namuslu,dürüst bir adamdır.Küçük dükkanında gömlek satıyordur ve çoğu insan gibi oda estetik kaygısı yaşar.Hiç kırışmayan hep ütülü takımlar giyer.Belki de bu yüzden gömleğinin kolunun yırtılması film boyunca gördüğümüz sakinliğinin bozulduğu tek an.Eline para geçmesi ise onu istekleri ile erdemleri arasına sıkıştırıyor.Erdemlerinden mi vazgeçecek yoksa paradan mı?Önce hep yemek yediği lokantasını değiştirir,sonra eşyalarını.Parayla birlikte bütün karakterinin de değiştiğini görürüz.Sonunda kendini de kaybedişiyle trajik sona gelinir.Bu para ile ailesine daha güzel ve rahat bir yaşam sağlama isteğini gerçekleştirebileceğini düşünür.Ancak sadece bununla kalmaz ve zamanla kendi arzularını ve içinde bastırıp biriktirdiği her türlü isteği karşılamasında ona yardımcı olur. Selim paranın onu yarışta birinci getireceğini düşünürken yarışı bile tamamlayamaz.Taner Birsel’in abartısız oyunculuğu ve Selim’in ruhundaki çalkantıları mükemmel mimikleriyle anlatışı ile Selim;insanın düşüşünü gösteren bir metafor olarak biçilmiş kaftandır.Taner Birsel’in özellikle final sahnesindeki performansı göz dolduruyor.Nihal rolündeki Zuhal Gencer de sanki karşısındaki oyunculardan rol çalıyor.Bennu Yıldırımlar ise Ayla Rolüyle çok başarılı.Film hakkında söylenebilecek tek olumsuz eleştiri ise para hakkında yapılan fazla ve tesadüf olmayı zorlayan diyaloglar.Bunun yanında hoş diyaloglar da mevcut(özellikle tezgahtar kızların arasında geçen) ve hiç kimsenin daha önce bir horoz mühendisi görmediğinden eminim.
Reha Erdem yıllardır reklam çekmenin verdiği deneyim ve göz sayesinde çok güzel görüntüler yakalamayı başarıyor.Özellikle klip tadındaki gemi sahnesinde bu yeteneği kendini hissettiriyor.Boğaz ve Tünel görüntüleri de çok başarılı. Son yıllardaki yönetmenlerimiz yaşadığımız şehri,bize tanıdık gelen görüntüleri kullanmayı seviyorlar.Filmi daha güzel kıldığı için biz de seviyoruz.Erdem kariyeri boyunca basit ama derin karakterler üzerinden herkesin yaşayabileceği küçük ve etkili olaylar anlatıyor.Belki de bu yüzden bu kadar sevilen bir yönetmen.Özellikle bu filmle hadi diyelim “ahlaklılıkla ahlaksızlık arasında ince çizgi” filmiyle adının iyice duyulmasını sağlıyor.